23 Ocak 2013 Çarşamba

Minik Bir Dünya

     Merhaba arkadaşlar! Finallerimin bitmesi sonucunda nihayet İstanbul'dayım. Ben gelmeden önce yağmurlu olan hava, gelişimle apaydın bir hal almış. Annem de bu durumu bana bağlıyor. Gelip de buraları aydınlatmışım falan :) Şımartılıyorum evimde vesselam, olsun o kadar. Ben de bu malum havayı fırsat bilip, kız kardeşimin, arkadaşlarıyla yapacağı Süleymaniye gezintisine dahil oldum. İşte bu günkü konum da, Süleymaniye'nin bitişiğindeki minik bir dünya...
     Burası küçük, sevimli ve farklı boyutlarda not defteri satan bir dükkan. Benim de bir not defterine ihtiyacım vardı. Görünce hemen içeri girdim. İnanmazsınız, gözünüzün alabileceği her yer not defteri. Dış kaplamaları farklı farklı; deri, kumaş, kürk, saten... Bir tane gözüme kestirdim ve elime aldım. İlginç bir yapıya sahip olan bu not defteri meğer bir hayvan derisinden yapılmış. Ardından ekledi satıcı amca: ''İsterseniz üzerine isim de yazabiliyoruz.'' İşte orada yüzümde geniş bir gülümseme yer buldu. Zira ben kaligrafi hastasıyım. Elimdeki not defterini bir hışımla masaya bıraktım ''Yazın lütfen'' dedim. İşinin ustası olan bu amca oldukça yumuşak ve tatlı dilliydi. Benim seçtiğim defter için altın rengi bir kalem kullanmayı tercih etti. Yazıyı yazarken ellerine dikkat ettim de, asla yamuk yada titremiş bir yazı olmadı. Gerçekten önemli bir sanat bu. Oldukça da zor. Şimdi sizlerle birkaç fotoğraf paylaşacağım.




Bu minik dünyayı, İstanbul'a yolu düşen herkesin görmesini tavsiye ederim. Bu arada dükkanın üst tarafını kaligrafi yazmak isteyenler için küçük bir derslik olarak da kullanacakmış satıcı amca. İlgililere duyurulur. Bu her şeyi ayrı güzel şehirden selam eder, musmutlu günler dilerim.
Kübra SOYSAL 

16 Ocak 2013 Çarşamba

Birisine Yazıyorum.

                   Merhaba! Bu gün Bursa'da baharı aratmayacak cinsten güzel bir sıcaklık mevcut. Aslında tam da dışarı çıkıp arkadaşlarla gezmelik bir gün. Mesela Kültür Park yada Botanik Park bizim bu bahar heyecanımızı tatmin edebilirdi bu gün için. Fakat olamıyor. Hatırlatalım ki bu bloğun sahibi ve daimi okurları öğrenci :(
                   ''Bu güzel havada dışarı çıkamayacaksam madem, neden kısa bir süreliğine vakit ayırıp bloğumla ilgilenmiyeyim ki?'' dedim içimden ve buradayım. Aslında bir önceki cümle gibi olmalıydı her şey. Ama öyle değil. Bu yazıyı birisine yazıyorum çünkü. Kim olduğu mühim değil. Siz bilmeseniz de o kendini bilir. Bazı şeyleri söylemeye lüzum yoktur ya, o kadar açıktır ya her şey, işte böyle bir şey...
                    Bu birisi, öyle birisi ki; benimle tam 3 yıldır aynı evi paylaşıyor. Tam 3 yıldır, uyandığım her sabah bana ''günaydın'' diyor. Her salı arkadaşlarına yemek hazırlıyor, bazen pirincini unutarak bazen abartarak. :) Gün içinde pembe bilgisayarıyla meşgul, geceleri çay keyfiyle. Sorumluluk sahibi çalışkan (!) bir öğrenci. Genelde bacak bacak üstüne atarak oturuyor. Her akşam yeni bilgiler keşfedip arkadaşlarıyla paylaşmayı çok seviyor. Müzik onun ruhunun gıdası gerçekten. En önemlisi de yiyor yiyor kilo almıyor. :) Üşengeçtir fakat yeri geldiğinde. Enstrümanlar konusunda maymun iştahlı. Bir ney'i, bir yan flüdü ve bir mey'i var. Ben şarkı söylerken bana hep eşlik eder. Çünkü biz bir grubuz. :) Çayı şekersiz içer, kakolu yoğun tatlıları pek sevmez. Karnabahar sevmese de arkadaşları yaptığında yer.
                    Öyle birisi ki; arkadaşlarından birisi üzülse kıyamaz hemen canı yanar onun da. Yardıma ihtiyacı olsa hemen koşar. Ve arkadaşları da öyle, nitekim birisi o artık üzülmesin, sıkılmasın diye bu yazıyı ona yazıyor. Mutlu olsun yüzü gülsün diye. Çünkü elmacık kemikleri çok güzel. :) Yarın ki sınavına moral olsun, yemekte bize izlemek için bir dizi ayarlasın ve masada durmadan peçete istesin artık. Eskiye dönsün artık. Neden mi? Özledik çünkü...
                                     
Biz 4 kişiyiz. Ve hepimiz seni çok seviyoruz şapşal kız.
Sevgilerle, ev arkadaş/lar/ın.
                     
                                   

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kış, Çocukluğumuzdan Helal Bir Nefestir

                Uludağ'ın eteklerinden herkese merhaba! Malum, mevsim kış olunca, kış mevsiminin uğrak yerlerinden olan Uludağ'ı zikretmeden geçemedim.
                Birkaç gündür aralıksız yağan kar yağışı ile kışa sağlam bir merhaba dedik. Bizim zamanımızda bu kadar şiddetli kar yağdığını, sadece bir kere hatırlıyorum. Okullar bir hafta kadar tatil edilmişti. Sevinçten deliye dönmüştük diyebilirim. :) O yüzden, şuan okulu tatil oldu diye sevinen minikleri hiç de yadırgamıyorum. Hatta, doya doya kartopu savaşı yapacaklarını, eğleneceklerini düşündükçe onlar adına seviniyorum. Çünkü hepimizin bildiği gibi, çocuklar artık çocuk gibi vakit geçiremiyorlar maalesef. Bilgisayar çağına uygun olarak, bilgisayar ve televizyon çocuğu olarak büyüyorlar. Bu durumdan her zaman rahatsızlık duymuşumdur. Kendi çocukluğumu düşündüğümde, çok farklı sahneler geliyor hatrıma. Zihnime ilişen eski, kurmaca oyunlarımız, aslında bizi ayaklarımızın üzerinde durmaya, kendi başımıza bir şeyler yapmaya teşvik ediyormuş, henüz fark ediyorum. Fakat yeni nesil çocuklar böyle değil. ''Oyun'' dediğimizde, akıllarına gelen oyunlar, sanal alemde oynanan, hazır, bir uğraş gerektirmeyen ve oturdukları yerden oynayabildikleri oyunlar oluyor. Halbuki ''oyun'' kelimesinin bizim zihnimizde yaptığı ilk çağrışım ''sokak'' olurdu. Zira biz sokakta oynardık, sokakta öğrenirdik. Bana kalırsa bu sanal oyunlar çocukların sosyal hayatını kötü etkiliyor. Çünkü bir makinayla oyun oynamak, içler acısı... Halbuki eski oyunların çoğunun gereklerinden biri, takım oluşturmaktır mesela. Takım ruhunu küçük yaşta öğrenen çocuk, paylaşmayı ve arkadaşlığı da heybesine katarak yoluna devam eder. Anlatmak istediğim şey, bu neslin yetişme tarzındaki bencillik. Fakat bu konuyu, ayrı bir başlık altında paylaşmak üzere, burada kesiyor ve asıl konuma dönüyorum.
                 Ne demiştik, kartopu savaşı... Sanırım eskilerden günümüze, mevsimsel avantajı ve tekliği sayesinde kartopu savaşı erişmiş. Çocuklar gibi biz büyükler de bu eğlenceli oyuna kayıtsız kalamıyoruz. Mesela kar yağdığında benim içim içime sığmaz. Yarım saatlik, minik aralıklarla pencereden bakarım. Çatılar, ardından balkonlar ve en son kaldırımlar da beyaza büründü mü, beni evde hiçbir güç tutamaz, fırlarım sokağa. Nitekim ailem de böyle. Bu konuda şanslı hissediyorum kendimi. Şanslı olduğum diğer bir konu ise, ailemden ayrı yaşadığım bir şehirde, artık ikinci ailem olan canım arkadaşlarım da, pek sever karlı günleri. Durum böyle olunca, dün gece bu saatlerde attık kendimizi sokaklara, kartopu savaşına :)
                  Eski okulumuzun bahçesi bu plan için gayet uygun bir yerdi. Ve bu istikamette ilerledik; düşe kalka... Fethiye'nin tüm yolları buz tutmuş olsa da, bizi engelleyemedi. Sokakta yalnızca rüzgarın uğultusu ve bizim çığlıklarımız vardı. Belki dersiniz ''koca kızlar nasıl olur da çığlık atacak kadar kaptırırlar kendilerini?'' Hemen cevaplayayım, kartopu savaşında, tüm oyuncular, çocukluğundan helal bir nefes çekerek başlar oyuna. :) Şimdi sizlere 10 kişilik oyuncu grubumuzu göstererek yazımın sonuna geleceğim. Tabi bu fotoğrafı yakalamak, kar yağışı altında hiç de kolay olmadı :)



Bu güzel geceden geriye kalan fotoğraflar ve kulaklarda kalan kahkahalarla yazımı sona erdiriyorum. Umarım hayat boyu böyle eğlenebileceğiniz, zaman, arkadaş ve anlayışa sahip olursunuz.
Bursa'dan kucak dolusu selamlar...

Kübra SOYSAL