30 Ekim 2013 Çarşamba

Bursa'nın Ufak Tefek Taşları

    Yapraklarını dökmeye kıyamayan bir sonbahar gününden merhaba! Umarım herkes ama herkes çok iyidir. Hiç uzatmadan bu günkü konumuza geçmek istiyorum. Uzun zamandır kızlarla toplu bir gezi programı düzenlememiştik. Rahime Abla sayesinde Bursa'nın Cumalı Kızık köyüne kahvaltıya gittik. Bursa'da yaşamayanlar için bu köyün adı pek de tanıdık gelmeyebilir. Fakat biz tüm Türkiye olarak bu köyü, bir zamanların en popüler dizisi olan ''Kınalı Kar'' ile tanıdık. Evet burası Kınalı Kar dizisinin çekildiği köy. 
    Buradaki çoğu ev ticarethane haline getirilmiş; kimisi gözleme evi kimisi kahvaltı evi... Etrafta koşuşturan şalvarlı, tontiş teyzeler ise elit bir restoranda size hizmet eden şık giyimli garsonlardan daha sıcak, hoş sohbet ve güleryüzlü. Şimdi bu şirin köyden, bloğum için çektiğim birkaç fotoğrafla devam edelim. :) 







Taptaze köy mamülleri bizi kendimize getirdi diyebilirim. Öğrenci olmak zor zanaat, nerede böyle tazecik, doğalcık şeyler :) 
Bu sene okulumuzun son senesi olması hasebiyle her dakikamızı birlikte geçirmeye çalışıyoruz. Bursa ve çevresinden daha birçok ilginç mekanla sizleri tanıştımak isterim. Takipte kalın!
Saygılarımla...



25 Eylül 2013 Çarşamba

Kübra Büyüyor

    Herkese merhaba! Gecesi en soğuk şehir olan Bursa'dan Kübra konuşuyor. Umarım herkes ama herkes çok mutludur, ben öyleyim zira. Sebepsiz mutluluklarım da çoktur benim fakat bunun bir sebebi var.
    Bu postun konusu çok kutsal. Bakmayın böyle sıradan bir giriş yaptığıma, asıl mesele zengin; hem hüzün hem nihayet içeriyor. Demem o ki; duymayan kalmasın Kübra artık son sınıf öğrencisi! :) Anlaşıldığı üzere nihayet içerme konusu okulumun bitiyor olması. Hüzün konusuna gelince ise başlık; dostlarım. Gönüllerimizin birliği ve muhabbetimiz bir ömür sürecek olsa da mekan birliğimizin azınlıkta olacağı yıllar bizi bekliyor. Bu gerçekten üzücü.
    Buradan tüm öğrenciler ve öğrenci gibi hissedenlerin yeni öğrenim yılını kutluyor başarılar diliyorum.
    Saygılarımla...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Şehir Dedikleri Tam Bir Istanbul

   Merhaba! Kışı tekrar ağırlayan Bursa'dan herkese merhaba! Umarım ben yazmayalı, sizler de okumayalı herkes ama herkes çok iyidir. Maşallah benim keyfime diyecek yok! Çünkü kısa bir süre önce sevdiklerimle güzel günler geçirdim. İstanbul'da enerji depolayıp Bursa'ya döndüm nihayetinde.
   Bu bomba gibi girişten sonra bu yayının konusunu dile getirmeliyim. Ben bu İstanbul seyahatimde yalnız değildim. Ev arkadaşlarımla güzel bir haftasonunu İstanbul'da geçirdim. Biz evde 3 İstanbullu, 1 Samsunlu, 1 İzmitli olmak üzere 5 kişiyiz.Elif ve Derya'yı güzelliği dillere destan olan şehrimizi gezdirmek, hoş vakit geçirmelerini sağlamak için misafir ettik. Biz İstanbul'un Anadolu yakasında ikamet ediyoruz. Ama bilindiği üzere gezilecek ve görülmesi gereken tarihi mekanlar genelde Avrupa yakasında. Bu yüzden ilk günümüzü Avrupa yakasında geçirme kararı aldık. Erkenden de yola çıktık ki vakit kaybı yaşamayalım. Ama aksilik bu ya vakit kaybının kralını yaşadık. :) 4 mayıs cumartesi günü sis dolayısıyla vapur seferleri iptal edilmişti. Biz de hava durumuna bakmadan dışarı çıkmanın azizliğine uğramış olduk. Sis dolayısıyla deniz yolunu kullanmamız mümkün olmadı. İstanbul'da yaşayanlar bilir, karayolu ile karşıya geçmek tam bir işkencedir. Ama biz çok kararlıydık ve karşıya karayolu ile de olsa geçtik. Normalde deniz yoluyla 20 dakikada ulaşacağımız yere karayoluyla 3 saatte vardık. Bu büyükçe talihsizlik bizi hayli yorsa da Eminönü'ye ayak basar basmaz planlarımızı gerçekleştirmeye koyulduk. Süleymaniye, Sultanahmet, Beyazıt derken eğlene eğlene gezdik. :) Ve son durağımız çoğu İstanbul sakininin bildiğini tahmin ettiğim Mimar Sinan Kafe idi. Orada gezmekten yorulmuş bedenimizi ve gözümüzü dinlendirdik, İstanbul'un eşsiz manzarası ile...


   Ertesi gün ise tek durağımız vardı; güzel Üsküdar. Kızlar, Üsküdar'ın uğrak yeri olan Fethi Paşa Korusu'na bayıldılar. Ağaçların arasından görünen deniz manzarası ve deniz üzerinde süzülen narin Kız Kulesi... Koruyu katederken biraz yorulduk ama yeşili içimize çeke çeke yürüdük yine uzunca. Demem o ki; güzeldi, güzeldik.


   Okuduğunuz bu yazıdan hareketle herkesin mutlu olduğunu düşünseniz de öyle olmadı. Elif İstanbul'dan ''Allahım beni bu şehirden koru!'' dualarıyla ayrıldı. :) Çünkü Elif'in kalabalığa tahammülü yoktur. İstanbul'un mahşer alanı haliyle karşılaşınca da kendini dualarda buldu canıım beniim :) Tabi bu işin şakası. Nispet yapmış gibi olmayayım ama bizler beraberken hep eğlenir,güzel vakit geçiririz. Çünkü bizler best friendiz :) Elhamdülillah onlarla tanıştığım, kaynaştığım, gülüştüğüm ve ağlaştığım her güne! Allah bizleri kötülüklerden, kötü insanlardan ve ayrılıklardan esirgesin. Çünkü birinin eksikliği bile çok belli oluyor.
   İşte böyle; gezdik, gördük, eğlendik. İstanbul'da tavsiye edeceğim tek bir yer olamaz. Ben de size İstanbul'u tavsiye ediyorum. Her giden benim yerime tekrar tekrar gezsin, Mimar Sinan'da bir elma çayı da benim yerime içsin. Mutlu olsun, mutlu etsin. :) Vee hoşça kalsın! Hoşça kalın!

13 Mart 2013 Çarşamba

Sazım Ve Sözüm

   Herkese merhaba arkadaşlar! Aslında şuan bu yazıyı İstanbul'dan yazmayı çok isterdim. Çünkü annemi ve babamı çok özledim. Fakat yine sabahı sıcak, öğleni ılık, akşamı soğuk Bursa'dan sizleri selamlıyorum. Bu akşam sizlere, hayallerimden biri olan enstrüman çalmaktan bahsedeceğim.
Bilirsiniz herkese göre enstrüman algısı farklıdır. Mesela Derya'ya göre enstrüman ney ve yan flüttür, Feyza için ise keman... Benim için enstrüman; bağlamadır.
   Bir tutkudur bu; enstrüman çalmak. Önce sesi etkilemelidir insanı, ruhuna işlemelidir. Onu duyduğunda bulunduğu yerden göç etmelidir zihni, olmak istediği yere gitmelidir. Mesela ben bağlama sesini duyduğumda, içimin anadolusunda su testileri kırar taze gelinler. Ses yoğunlaştıkça kana kana içerim o suyu. Coştukça coşar sonra duygularım. İçtiğim su gözümde yaş olur bazen. Başımda yağmur yada... Öyle hissederim ki mutluluğu, baktığım her yer baştan aşağı mutlu oluyordur belki. Canlı renkler capcanlı, kırmızı güller kıpkırmızı oluyordur.
   İşte böyle bir tutkudur! Hayat verir, harekete geçirir insanı. Derdine derman, sıkıntısına ferah olur. Arkadaşı, annesi, çocuğu olur bazen. Mesela ilk öğrendiği eser, hasretle beklenen, mutlu bir haber gibidir. Çok çalıştığın sınavın, en güzel sonucudur. Nefesini keser bir tını. Ve sonra diline de gönlüne de pelesenk olur.
   Bu yüzden her insanın bir tutkusu olmalı diye düşünüyorum. Böylece hem zihnini hem ruhunu dinlendirir.
   Sonra o mutluluğu dostlarıyla paylaşmalıdır. Yada ben hemen bir bağlama almalıyım kendime, gecikmeden öğrenmeliyim. Sonra canlarıma bir fasıl düzenlemeliyim. Gönüllerimizi toplamalıyız küçük evimizde.
Ortak türküleri söyletmeliyiz dilimize...
   Ben çalmalıyım, çalmalıyım. Yüreğinizi ferahlatmalıyım. Dert ortağınız olmalıyım. Yüreklerinize hayallerimi tıngırdatmalıyım. Ve hayatınızın en güzel fasılı olmalıyım.
   Bu sözlerimden sonra koşarak müzik aleti satan dükkanlara gitmek istedim. Fakat biraz sabretmeliyim. Gecenin bu saatinde hoş olmaz çünkü. :) Bu hayalimi Allah'ın izniyle gerçekleştirirsem sizlerle de paylaşacağım. O anki mutluluğum bunun iki katı olacakmış gibi geliyor ama göreceğiz. Hayalperest arkadaşınızın mutluluk naralarını duymuş gibi okuyun fakat. :)
   Demem o ki; bir enstrüman da siz alın, hayat versin harekete geçirsin... Bence hiç de fena olmaz.İhtiyaç varsa da, bu tavsiyem şart olsun.
Yada beni dinlemeye gelin, pek yakında!
Yada ilerde, ilerde, ilerde...
Saygılarımla...




12 Mart 2013 Salı

Bu gün

Bu gün yağmurlu günlerin en salısı,
Toprak seni kokuyor.
Bulutların kabalığı üstünde,
Güneşe geçit vermiyor.

Bu gün yağmurlu günlerin en salısı,
Sokak lambaları sana benziyor.
Çatlıyor içime,
Ne oluyor, ne bitiyor, ne istiyor?

Tek bir yer sancıyor, derin...

7 Mart 2013 Perşembe

Bir Cuma Duygusu

   Herkese merhaba! Soğuk bir Bursa akşamında, klavyemi tıkırdatmaya tekrar başladım. Aslında sabah yazmam gereken bu yazıyı şimdi yazmalıyım. Çünkü yoğun olan günlerim artık daha yoğun. Bu yüzden bloğuma pek vakit ayıramaz hale geldim. Fakat unutmuş değilim. O benim her şeyim. :) Her neyse, tarih 8 Mart'ı gösterirken, benim içimde her hafta filizlenen o tarifsiz sevinç kendine yer bulmuş durumda. Çünkü artık günlerden cuma...
   Haftada 7 gün var. Fakat ben, cumayı ayrı bir severim. Nedense bana haftanın en fiyakalı günüymüş gibi gelir. Gün cuma oldu mu, uğraştığım her şey bana ayrı bir zevk verir mesela. Sanki cumaları çayımın şekeri daha iyi gibi, cuma kahvaltısında tüm yumurtalar çift sarılı gibi... Karnım daha güzel doymuş, yağmur daha güzel yağmış gibi... Tadı farklıdır cumanın! Parkta çığlık çığlığa oynayan çocukların sayısı artmış gibidir. İhtiyar amcalar, saçlarını daha bir özenle taramış gibi... Yetimlerin başı daha çok okşanmış, kimsesizlerin bir yurdu, ocağı olmuş gibidir. 
   O gün geldiğinde, insanların kafalarında iyilik halkaları mı bulunur ne? Mendil satan sokak çocukları oyuna mı dalar? Yoksullar doyasıya varlık mı görür? 
   Cuma mübarektir vesselam. Belki de birçok müslümanın, tek cami ziyaretidir. Ezanların sanki daha uzun, daha gür olduğu gündür. Davete icabet günüdür. Ruhların daha temiz, daha huzurlu olduğu gündür. Ve hep böyle kalacaktır.
   Nihayet bu haftanın ''huzurunu'' da selamladık. Rabbim utandırmasın. Davet etsin gidelim. Huzur bulsun kirli kalplerimiz. Bu güzel gün, şimdiden hayırlara vesile olsun. Tadı damağımızda öyle bir kalsın ki, bir daha ki cumayı, hatta her cumayı çölde su gibi isteyelim. Hayat akıp giderken, cumada kitlensin, öyle kalalım.
Saygılarımla, hayırlı cumalar!


23 Ocak 2013 Çarşamba

Minik Bir Dünya

     Merhaba arkadaşlar! Finallerimin bitmesi sonucunda nihayet İstanbul'dayım. Ben gelmeden önce yağmurlu olan hava, gelişimle apaydın bir hal almış. Annem de bu durumu bana bağlıyor. Gelip de buraları aydınlatmışım falan :) Şımartılıyorum evimde vesselam, olsun o kadar. Ben de bu malum havayı fırsat bilip, kız kardeşimin, arkadaşlarıyla yapacağı Süleymaniye gezintisine dahil oldum. İşte bu günkü konum da, Süleymaniye'nin bitişiğindeki minik bir dünya...
     Burası küçük, sevimli ve farklı boyutlarda not defteri satan bir dükkan. Benim de bir not defterine ihtiyacım vardı. Görünce hemen içeri girdim. İnanmazsınız, gözünüzün alabileceği her yer not defteri. Dış kaplamaları farklı farklı; deri, kumaş, kürk, saten... Bir tane gözüme kestirdim ve elime aldım. İlginç bir yapıya sahip olan bu not defteri meğer bir hayvan derisinden yapılmış. Ardından ekledi satıcı amca: ''İsterseniz üzerine isim de yazabiliyoruz.'' İşte orada yüzümde geniş bir gülümseme yer buldu. Zira ben kaligrafi hastasıyım. Elimdeki not defterini bir hışımla masaya bıraktım ''Yazın lütfen'' dedim. İşinin ustası olan bu amca oldukça yumuşak ve tatlı dilliydi. Benim seçtiğim defter için altın rengi bir kalem kullanmayı tercih etti. Yazıyı yazarken ellerine dikkat ettim de, asla yamuk yada titremiş bir yazı olmadı. Gerçekten önemli bir sanat bu. Oldukça da zor. Şimdi sizlerle birkaç fotoğraf paylaşacağım.




Bu minik dünyayı, İstanbul'a yolu düşen herkesin görmesini tavsiye ederim. Bu arada dükkanın üst tarafını kaligrafi yazmak isteyenler için küçük bir derslik olarak da kullanacakmış satıcı amca. İlgililere duyurulur. Bu her şeyi ayrı güzel şehirden selam eder, musmutlu günler dilerim.
Kübra SOYSAL 

16 Ocak 2013 Çarşamba

Birisine Yazıyorum.

                   Merhaba! Bu gün Bursa'da baharı aratmayacak cinsten güzel bir sıcaklık mevcut. Aslında tam da dışarı çıkıp arkadaşlarla gezmelik bir gün. Mesela Kültür Park yada Botanik Park bizim bu bahar heyecanımızı tatmin edebilirdi bu gün için. Fakat olamıyor. Hatırlatalım ki bu bloğun sahibi ve daimi okurları öğrenci :(
                   ''Bu güzel havada dışarı çıkamayacaksam madem, neden kısa bir süreliğine vakit ayırıp bloğumla ilgilenmiyeyim ki?'' dedim içimden ve buradayım. Aslında bir önceki cümle gibi olmalıydı her şey. Ama öyle değil. Bu yazıyı birisine yazıyorum çünkü. Kim olduğu mühim değil. Siz bilmeseniz de o kendini bilir. Bazı şeyleri söylemeye lüzum yoktur ya, o kadar açıktır ya her şey, işte böyle bir şey...
                    Bu birisi, öyle birisi ki; benimle tam 3 yıldır aynı evi paylaşıyor. Tam 3 yıldır, uyandığım her sabah bana ''günaydın'' diyor. Her salı arkadaşlarına yemek hazırlıyor, bazen pirincini unutarak bazen abartarak. :) Gün içinde pembe bilgisayarıyla meşgul, geceleri çay keyfiyle. Sorumluluk sahibi çalışkan (!) bir öğrenci. Genelde bacak bacak üstüne atarak oturuyor. Her akşam yeni bilgiler keşfedip arkadaşlarıyla paylaşmayı çok seviyor. Müzik onun ruhunun gıdası gerçekten. En önemlisi de yiyor yiyor kilo almıyor. :) Üşengeçtir fakat yeri geldiğinde. Enstrümanlar konusunda maymun iştahlı. Bir ney'i, bir yan flüdü ve bir mey'i var. Ben şarkı söylerken bana hep eşlik eder. Çünkü biz bir grubuz. :) Çayı şekersiz içer, kakolu yoğun tatlıları pek sevmez. Karnabahar sevmese de arkadaşları yaptığında yer.
                    Öyle birisi ki; arkadaşlarından birisi üzülse kıyamaz hemen canı yanar onun da. Yardıma ihtiyacı olsa hemen koşar. Ve arkadaşları da öyle, nitekim birisi o artık üzülmesin, sıkılmasın diye bu yazıyı ona yazıyor. Mutlu olsun yüzü gülsün diye. Çünkü elmacık kemikleri çok güzel. :) Yarın ki sınavına moral olsun, yemekte bize izlemek için bir dizi ayarlasın ve masada durmadan peçete istesin artık. Eskiye dönsün artık. Neden mi? Özledik çünkü...
                                     
Biz 4 kişiyiz. Ve hepimiz seni çok seviyoruz şapşal kız.
Sevgilerle, ev arkadaş/lar/ın.
                     
                                   

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kış, Çocukluğumuzdan Helal Bir Nefestir

                Uludağ'ın eteklerinden herkese merhaba! Malum, mevsim kış olunca, kış mevsiminin uğrak yerlerinden olan Uludağ'ı zikretmeden geçemedim.
                Birkaç gündür aralıksız yağan kar yağışı ile kışa sağlam bir merhaba dedik. Bizim zamanımızda bu kadar şiddetli kar yağdığını, sadece bir kere hatırlıyorum. Okullar bir hafta kadar tatil edilmişti. Sevinçten deliye dönmüştük diyebilirim. :) O yüzden, şuan okulu tatil oldu diye sevinen minikleri hiç de yadırgamıyorum. Hatta, doya doya kartopu savaşı yapacaklarını, eğleneceklerini düşündükçe onlar adına seviniyorum. Çünkü hepimizin bildiği gibi, çocuklar artık çocuk gibi vakit geçiremiyorlar maalesef. Bilgisayar çağına uygun olarak, bilgisayar ve televizyon çocuğu olarak büyüyorlar. Bu durumdan her zaman rahatsızlık duymuşumdur. Kendi çocukluğumu düşündüğümde, çok farklı sahneler geliyor hatrıma. Zihnime ilişen eski, kurmaca oyunlarımız, aslında bizi ayaklarımızın üzerinde durmaya, kendi başımıza bir şeyler yapmaya teşvik ediyormuş, henüz fark ediyorum. Fakat yeni nesil çocuklar böyle değil. ''Oyun'' dediğimizde, akıllarına gelen oyunlar, sanal alemde oynanan, hazır, bir uğraş gerektirmeyen ve oturdukları yerden oynayabildikleri oyunlar oluyor. Halbuki ''oyun'' kelimesinin bizim zihnimizde yaptığı ilk çağrışım ''sokak'' olurdu. Zira biz sokakta oynardık, sokakta öğrenirdik. Bana kalırsa bu sanal oyunlar çocukların sosyal hayatını kötü etkiliyor. Çünkü bir makinayla oyun oynamak, içler acısı... Halbuki eski oyunların çoğunun gereklerinden biri, takım oluşturmaktır mesela. Takım ruhunu küçük yaşta öğrenen çocuk, paylaşmayı ve arkadaşlığı da heybesine katarak yoluna devam eder. Anlatmak istediğim şey, bu neslin yetişme tarzındaki bencillik. Fakat bu konuyu, ayrı bir başlık altında paylaşmak üzere, burada kesiyor ve asıl konuma dönüyorum.
                 Ne demiştik, kartopu savaşı... Sanırım eskilerden günümüze, mevsimsel avantajı ve tekliği sayesinde kartopu savaşı erişmiş. Çocuklar gibi biz büyükler de bu eğlenceli oyuna kayıtsız kalamıyoruz. Mesela kar yağdığında benim içim içime sığmaz. Yarım saatlik, minik aralıklarla pencereden bakarım. Çatılar, ardından balkonlar ve en son kaldırımlar da beyaza büründü mü, beni evde hiçbir güç tutamaz, fırlarım sokağa. Nitekim ailem de böyle. Bu konuda şanslı hissediyorum kendimi. Şanslı olduğum diğer bir konu ise, ailemden ayrı yaşadığım bir şehirde, artık ikinci ailem olan canım arkadaşlarım da, pek sever karlı günleri. Durum böyle olunca, dün gece bu saatlerde attık kendimizi sokaklara, kartopu savaşına :)
                  Eski okulumuzun bahçesi bu plan için gayet uygun bir yerdi. Ve bu istikamette ilerledik; düşe kalka... Fethiye'nin tüm yolları buz tutmuş olsa da, bizi engelleyemedi. Sokakta yalnızca rüzgarın uğultusu ve bizim çığlıklarımız vardı. Belki dersiniz ''koca kızlar nasıl olur da çığlık atacak kadar kaptırırlar kendilerini?'' Hemen cevaplayayım, kartopu savaşında, tüm oyuncular, çocukluğundan helal bir nefes çekerek başlar oyuna. :) Şimdi sizlere 10 kişilik oyuncu grubumuzu göstererek yazımın sonuna geleceğim. Tabi bu fotoğrafı yakalamak, kar yağışı altında hiç de kolay olmadı :)



Bu güzel geceden geriye kalan fotoğraflar ve kulaklarda kalan kahkahalarla yazımı sona erdiriyorum. Umarım hayat boyu böyle eğlenebileceğiniz, zaman, arkadaş ve anlayışa sahip olursunuz.
Bursa'dan kucak dolusu selamlar...

Kübra SOYSAL